Bir Hidayet Öyküsü – Şeytana Yem Olmak

Salim Öztoksoy'un kaleminden kainattaki onca delile rağmen Yaratıcı'yı görememek için şeytana yem olmaya dair bir dikkat çekici ve duygulandıran hikaye...

Bir Hidayet Öyküsü – Şeytana Yem Olmak
Bu içerik 601 kez okundu.

Avrupa'dan aldığım distribütörlüklerden biri de Lüksemburg merkezliydi. Pazarlanan ürünler sağlıkla ilgili olduğu için toplantıya Avusturyalı bir doktor da katılmıştı. Rahibe Teresa’nın da doktoru olan, yeni, nano teknolojileri de kullanan biri. Ailemizden birinde meydana gelen kaza sonrası felç konusunda kendisiyle uzun uzun konuştum. Çok verimli bir sohbetten sonra Türkiye'ye gelip, hastamızı görmeyi kabul etti.

Yıl 1999 ve bu doktorun kullandığı cihazlar henüz bizde hiç tanınmıyordu. Misafirim olarak İstanbul'da geçirdiği günlerde sadece gelme sebebi olan hastamızla değil, etrafımızda olan başka hastalarla da ilgilendi. Sonunda benim ofisim onun muayenehanesi, ben de onun gönüllü tercümanı gibi olmuştum. Bu arada koyduğu isabetli teşhisler ve tedavi yöntemleriyle doktorumuzla birlikte TV programına bile çıkmak zorunda kaldım.

Tüm zamanımı birlikte geçirdiğimizden, tıbbın nereye doğru evrildiği, önleyici tıp ve bu konuda teknolojinin geldiği son nokta... derken kendimi yeni bir yatırımın içinde buldum. Tüm bu yeni teknolojilerin kullanıldığı, insanların hasta olmadan sağlıklı yaşamaları, gereksiz ameliyat ve ilaç kullanımına son verilmesini sağlayacak merkezler kuracaktık. Bu işin tıbbi eğitim ve yönetiminde Avusturyalı doktor olacaktı.

Tabii benim yoğun işlerim sebebiyle hem dil bilen hem de tanıdığım birinin de işin başında olması gerekirdi. Bunun için ODTÜ makine mezunu, kolejden de sınıf arkadaşım olan biriyle konuştum. Çok sevindi. Kendi işleri, körfez ülkelerindeki sorunlardan dolayı durgun olduğundan hemen kabul etti. Biz artık her gün neredeyse 24 saat beraberdik.

Azılı bir ateist olan bu arkadaşım en azından İslâm'a ve benim tercihime saygılıydı. Bu arada, Rahibe Teresa'nın yanında uzun yıllar kalmış olan doktor bana sürekli İslâm'la ilgili sorular soruyor, kendi yanlış bildiği şeyleri tartışmaya açıyor, elindeki Almanca Kur'an Mealini delil olarak gösteriyordu. Zaten elindeki meal yanlışlarıyla meşhur kasıtlı hazırlanmış bir mealdi. Ben de kendisine diğer iki Almanca meali ve iki İngilizce meali mukayese için veriyordum.

Sonunda, elindeki meal ve Hristiyanlarca İslâm hakkında anlatılan şeylerin nasıl bir iftira ve çarpıtma olduğunu görmesinin de etkisiyle İslâm'ı kabul etti. Bu duruma biz çok sevinirken, ODTÜ'lü ateist arkadaşım epeyce bozulmuştu. Doktora, "YaHu, sen nasıl olur da, dinini bırakıp İslam'a girersin!" diye epey serzenişte bulundu. Bazen doktor bazen de ben sorularının cevabını verdiysek te, o inadında devam ediyordu. Ancak artık daha mülayim ve anlamaya çalışan bir hali vardı.

Bir akşam evde yemekten sonra bana gözleri kızgın bir şekilde bakarak, “Sana bendeki en büyük çelişkiyi söyleyeyim mi?” dedi. Ve devam etti; “Biricik oğlum 7 yaşında ve ben onun gelecekte nasıl olmasını isterim diye kendime sorduğumda...” (Burada kızgınlıkla derin bir nefes alıp) "Kahretsin, benim gibi olsun diyemiyorum da, Salim amcası gibi olsun diyorum. Buna inanabiliyor musun?” Gözleri dolu dolu sohbeti devam ettirdik. Aslında bu, her insanın içinde olan Allah inancının, küçük bir imkân bulduğunda su yüzüne çıkabildiğinin göstergesiydi.

Bunu takip eden günlerde doktorla benim İslami sohbetlerime de sessizce katılıyor hatta birinci elden Hristiyanlıktaki eksik ve yanlışları da sorguluyordu. Aradan günler geçiyor, ama bu ateist arkadaşım kalbi İslâm'a epeyce ısınmış olmasına rağmen, lâ ilahe illallah diyemiyordu.

Bir gün ofiste elimizdeki prospektüslerin tercümesi ve çalışanlara verilecek eğitim için toplantı halindeyken konunun teknik yönünü daha da iyi anlayabilmek adına, doktora, "Şimdi yani dünyada gördüğümüz her şeyin bir frekansı mı var, yani elimdeki sigaradan sofradaki tuza kadar her biri ayrı bir frekansa mı sahip?" diye sordu. Doktor da, “Evet, her şeyin ayrı bir frekansı var” diye cevap verdi. Bu arkadaş ayağa fırlayıp, "Off be, çok sağol doktor, kurtardın beni. Ben de az kalsın iman edip Müslüman olacaktım" dedi.

Doktor da, ben de hayretler içindeydik. Evrende her şeyin bir frekansının olması, iman etmek için bir sebep olabilecekken, bu arkadaş nasıl olmuş da böyle bir sonuca ulaşmıştı.

Heyecan ve mutluluk süresini atlatıp tekrar yerine oturduğunda, kendisine Türkçe olarak, “Arkadaşım” dedim. “Lütfen bu sonuca nasıl vardığını bana da açıklar mısın?" “Yok abi yok” dedi. “Ben çok net aydınlandım, (haşa) yaradan maradan yok"

“İyi ya!” dedim. “Madem öyle, lütfen benimle de paylaş. Yazık değil mi bana sabahın köründe uyanıp, namaz kılıyorum, içki içemiyorum, çapkınlık yapamıyorum? Haydi lütfen, beni de düşün ve açıkla.” Cevabı yine aynıydı: "Yok abi yok artık çok netim. Ateizm en doğrusu."

O kadar ısrarımıza rağmen başka bir şey söylemedi, söyleyemezdi de zaten. Çünkü söyleyeceği bir şey yoktu. Olsaydı, karşısında daha yeni Hristiyanlıktan dönmüş biriyle deistlikten İslâm'a geçmiş biri varken, bu fırsatı kaçırır mıydı?

Bu çok büyük bir ibrettir. Çünkü şeytan ona aklını kullanma ihtimalini bile vermiyordu. Eğer o an kendisini iman etmekten uzaklaştıran her ne idiyse, nefsine fısıldanan bu saçma şeyi açtığı takdirde argümanı çöp olacak ve bahanesiz kalacaktı.

Şeytan çok iyi bir balıkçıdır, hangi balığı hangi yemle avlayacağını iyi bilir.

Salim Öztoksoy

salim öztoksoy hidayet inkar hikaye kainat öykü
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİRX
Elektrik ve doğalgazda ilk dönem zamlı geçti
Elektrik ve doğalgazda ilk dönem zamlı geçti
Amelin Çokluğu Değil, İhlâsın Varlığı Kurtarır
Amelin Çokluğu Değil, İhlâsın Varlığı Kurtarır