Ölüm Sessizliği

Yazarımız M. Ziya Gümüş'ün kaleminden hayat ve ölüm....

Ölüm Sessizliği
Bu içerik 225 kez okundu.

Geçen ay içerisinde birçok tanıdığımın vefat haberiyle karşılaştım. Bacanağım da vefat etti. “Vefat” kelimesini içselleştirdik galiba. Bizi pek etkilemiyor artık. Zamanın cins diliyle bizi enterese etmiyor. Ölümü unutuyoruz, ama o bizi hiç unutmuyor. Hepimizi sıraya koymuş, sırası geleni alıyor. Hiçbirimizin sıradan kaçma şansı da yoktur. Sırada olduğumuzdan habersiz yaşıyoruz. Oysaki hastane sıramızı, banka sıramızı, maaş sıramızı ve benzer hiçbir sıramızı unutmuyoruz, üstelik özen gösteriyoruz. Hastane randevusunu unutan kaç kişi vardır? Gaflet bütün hücrelerimizi işgal etmiş de haberimiz yok. Gerçek şu ki, yakınlarımızın yaşadığımız şehri terk etmeleri, başka şehre taşınmaları bile duygu tellerimize dokunuyor. Ölüm gerçeği karşısında çok duygusuzlaştığımız tartışmasız bir gerçektir. Mesele ciddidir; mesele yaşadığımız dünyadan bir yakınımızın göç etmesi başka bir yere yerleşmesi, pardon yerleştirilmesi ve bir daha hiçbir şekilde ondan haber alamayacak olmamız meselesidir…

Defin için mezarlığa gitmiştik. Şehir mezarlığı ölümden kaçanlarla tamamen dolmuş, gömü için başka bir alan açılmıştı. Ölüm kapanından kaçış imkânsızdı. Merhum kabre indirildiğinde mezarlıkta çok sayıda akraba, arkadaş, dost vardı. Evet mezarlıktaydık. Etrafımızda binlerce kişi yer altında gömülüydü.  Her yer ölüm kokuyordu. Mezarlığa derin bir sessizlik çökmüştü. Uzun zamandır görmediğim kardeşlerim de yanımda duruyorlardı. Kimse kimseyle konuşmuyordu. “Ölüm sessizliği çökmek” deyimi ilk kez böylesi dikkatimi çekmişti. Demek ki, ölüm sessizliği buydu.  İki-üç ay önce “Bacanaklar Derneği”ni kurmanın şakasını yapmıştık. Aniden beliren beynindeki tümör onu ahiret yolculuğuna hazırlamıştı. Herkes ciddi bir anormalliğin olduğunun farkındaydı. Bir hayat sönmüştü. Biyolojik hayat bitmişti. Birisinin kaydı her yerden silinecekti. Dünya ile bağları resmen sona erecekti.  Kaydı düşülecekti. Babasını bile tanımayan ölüm bu sefer bacanağımı almıştı. Kabre indirilmeden önce naaşı çocuklarına gösterildi. Öyle bir ağıt yaktılar ki, herkesin duygularını yoğunlaştırdılar, bir duygu fırtınası estirdiler. Duygular gözyaşı olup yanaklardan süzüldü. Derin bir tefekkür gerektiren haldi bu manzara… Ölüm aynı zamanda derin bir acı da bırakıyordu gerisinde… Düşünme kanallarımız tıkalı değilse bundan daha iyi nasihatçi mi olurdu? Ölüm, üzerinde konuşulması gereken en önemli konu iken onu en son sıraya itmişiz. Peygamberimizin Hz. Ömer’in oğlu Abdullah'a söylediği, “Dünyada bir garip veya bir yolcu gibi ol” sözünü hatırlayan kaç kişi var ki?

Ölüm vakı’asıyla ilgili genel bir değerlendirme yapacak olursak; Vefat eden herkesin bildiğimiz veya bilmediğimiz gerçekleştiremediği,  kimsenin yaşına ve gözyaşına bakmayan Azrail’i hesaba katmadan Kaf dağının ardında bıraktığı hayalleri vardır. Ölüm, dünya gözüyle bir daha asla gerçekleşmeyecek bir özlemin ilk adımıdır. Asıl servet ve sermaye; mal-mülk değil, salih ameldir. Ölüm bir adres değişikliğidir. Her canlı, hayat treninin bir yolcusudur ve istasyonlar ölüm duraklarıdır. Herkesin ineceği istasyon farklıdır, o kadar. Taziye evinde dikkatimi fazlasıyla çeken bir nokta, taziyeye gelenler arasında neredeyse gençlerin hiç olmayışıydı. Çocuklarımızı camiye götürmemiz ne kadar ciddi bir mesele olmuşsa, gençlerimizi de beraberimizde taziye evlerine götürmemiz böylesi ciddi bir meseledir.

 Aslında yavaş yavaş yaşlanmıyoruz, yavaş yavaş ölüyoruz. Ölüm Allah’ın en güçlü silahıdır ve bu silahın savunma sistemi hiçbir zaman icad edilmeyecektir. Dünyaya yeni gelen herkesin ortak bir ismi vardır; bebek. Dünyadan ayrılacak olan herkesin de yine aynı şekilde ortak bir adı olacaktır; ölü. Doğarken ve ölürken hepimiz teknik olarak eşitiz. Doğarken hepimiz çıplağız, öldüğümüzde de hepimizin sadece bir kefeni olacaktır. Lüks takım elbiselerimiz raflarda kalacaktır. Hepimizin yatacak evi,  metre karesi ile eşit olacaktır. Apartmanlarımız, dairelerimiz, bağlı-bahçeli evlerimiz ardımızda kalacaktır. Son bineceğimiz arabamız da lüks araçlarımız değil, cenaze aracı olarak eşit olacaktır. “Oyun bitince şah da piyon da aynı kutuya konulur” diyen ne kadar da güzel söylemiş. Ölümden sonra dengeler değişecek. Anne karnında bir ölü iken bize ruh verilir, dünyaya geldiğimizde bu ruh bu sefer geri alınır. Yani A’dan Z’ye bize bir müdahale vardır. Doğuyoruz ve ölüyoruz. Ölüyoruz, derken aslında başka bir şey oluyoruz.  Doğum da ölüm de aslında iki ayrı sürecin başlangıcıdırlar. Bu çark neden bu şekilde işliyor? Bu sorunun cevabını aramalıyız. Bunun cevabını Kur’an’ı Kerim’den ölüm ile ilgili ayetlerden bulabiliriz. Ama biliyorum zahmet olacak ve aramayacağız. Ama bir ayeti kerimeyi hatırlatmak istiyorum. “And olsun ki, sizi ilk defa yarattığımız gibi teker teker bize geleceksiniz. Ve dünyada size verdiğimiz şeyleri arkanızda bırakacaksınız." (En’am: 94). Dizlerimizin bağlarını gevşetmesi gereken bir ayeti kerime… Her birimiz motorumuzun kaç bin kilometrede olduğunun farkında değiliz. Motorumuz her an SOS (imdat sinyali) verebilir. Ölüm her zaman ve her yerde kol geziyor, adres sormuyor ve her an yakamıza yapışabilir.

Ölümün Etkileri

1-Defin işlemlerinden sonra kardeşimin evine gittim. Beni aniden karşısında gören 6 yaşındaki yeğenim sevinçten ne yapacağını bilmez haldeydi. Nereden ve neden geldiğimi sordu. Ben de çocuk psikolojisinden pek anlamadığım için biraz da gaflete gelerek: “Biri ölmüştü, onun için gelmiştim” dedim. Yeğenimin rengi attı ve: “Amca ben ölümden korkuyorum” demesin mi? Konuyu apar topar geçiştirdim. Onu standart hale getirmem kolay olmadı…

2-Bedevinin biri devesinin üzerinde çölde seyrederken devesi kalp krizi geçirip ölür. Bedevi devesinin etrafında şöyle bir tur atar, devesine bakar ve şöyle mırıldanır: “Haa demek ki, seni, beni ve yükümü götüren başka bir şey vardı” der. Bedevi farkında veya değil, ruhtan ve ölümden bahsediyordu…

3-Bizim memlekette bir deli vardı. Her akşam kaldığımız medreseye bitişik camiye gelirdi. Namazını cemaatle kılardı. Çok şen şakrak bir deliydi. Ona her gün bayramdı. Ama ölüm kelimesini duyduğunda ayarı bozulur, rengi atar, trans halini alır ve şöyle derdi: “Ölüm çok korkunç bir şeydir. Yeri bir buçuk metre kazıyorlar. O kadar taş ve toprağı üzerimize atıyorlar, kasaplarda bulunan etten kopuyorsun, o kırmızı domateslerden kopuyorsun, manavlardaki meyvelerden portakallardan, elmalardan kopuyorsun…” Ve gidene kadar da bir daha gülmez, kendine gelmezdi.

Taziyelerde okunan klasik bir dua vardır. أعظم الله اجركم وأحسن عزائكم غفّر الله لفقيدكم وصبّركم وأفرع في قلوبكم الصبر وألهمنا والهمكم العبرة والاعتبار

Son kısmının anlamı şöyledir; Allah bizlere ve sizlere (bu ölümden) ders ve ibret almamızı nasip etsin, ilham versin. Anlaşılan o ki, az önce belirttiğim gibi bir çocuk, bir bedevi ve bir deli kadar ölümden ibret almıyoruz.

Ne mutlu يا ايّها النفس المطمئنة ارجعي الى ربّكِ راضية مرضيّة فادخلي في عبادي و  الدخلي جنّتي ayetlerine muhatap olanlara…

“Ey yakîn ile huzur bulmuş nefis! (insan). Kendin razı olmuş ve ilahi rızaya ermiş olarak Rabbine dön! Haydi,  gir, katıl salih(seçkin) kullarımın arasına! Ve onlarla beraber gir cennetime” (Fecr: 27-30)

 Öyleyse ölümün adını değiştirip “ayrılık” olarak isimlendirelim. Çünkü bu işin kavuşması da varmış. Kul Allah’tan razı, Allah kulundan razı… Hayat-Memat filminin sonu… Mutlu sonun son sahnesi bu olsa gerek...

hayat ölüm imtihan hazırlık kabir
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİRX
Macron'a Açık Mektup
Macron'a Açık Mektup
İnternet Deryası Ve Pazarı
İnternet Deryası Ve Pazarı