Bir Hidayet Öyküsü – İnanç Senin İçinde Var

Salim Öztoksoy'un kaleminden etkileyici bir hikaye daha...

Bir Hidayet Öyküsü – İnanç Senin İçinde Var
Bu içerik 1002 kez okundu.

Eski hayatımda, İslâm ve Müslümanlarla ilgili iyi anılarım da oldu. Bunlar yıllar sonra içimde oluşacak İslâm mozaiğin sessiz ama önemli taşlarıydı. Almanya'daki öğrenim sürecinde branşımda staj yapmak için bir Türk olarak yer bulmam zorken, o zamanlar bîhaber olduğum Rabbim bana İsviçre'nin en büyük reklâm ajansında staj yeri nasip etmişti.

Yaz tatilinde Türkiye'ye geldiğimde ablamın ve eniştemin matematik öğretmeni olarak Ordu-Gölköy'e tayin olduklarını, ama eniştem yedek subay olarak Van'da olduğundan dolayı ablamın tek başına Tarsus'tan Ordu'ya gitmek durumunda olduğunu görünce, ben eşlik etmeye karar verdim. Her ne kadar ablam benim kısa tatilimi kendisi için yollarda harcamamam için ısrar ettiyse de, “Zaten doğru olan budur” diyerek direttim, kazandım ve yola çıktık.

Okulun başlamasına henüz birkaç gün olduğundan, Rize-Çamlıhemşin'de görev yapan öğretmen arkadaşlarını ziyaret etmeye karar verdik. Tam mazot sıkıntısı olduğu sıralardı. Rize'ye geldik. Etrafa baktım. O yıllarda arkanızı denize verip, Rize şehrine baktığınızda sanki Adana'nın bir mahallesi kadar küçük bir yerdi.

Tabii biz Çamlıhemşin'e gidecektik. Yolda ilk gördüğüm 35-40 yaşlarındaki bir adama, “Affedersiniz, Çamlıhemşin'e otobüsler nereden kalkıyor?” diye sorduğumda, adamcağız, kahkaha atmanın uygun olmayacağını bilerek, kahkahalarını sadece tatlı bir tebessüm olarak gösterip, “Siz yabancısınız galiba” dedi. Ben de, “Evet, Adana'dan geliyoruz. Ablamla Çamlıhemşin'de bazı dostları ziyaret etmek istiyoruz” dedim. Adam gülümseyerek, “Çamlıhemşin'e otobüs falan çalışmaz, günde sadece bir kamyon gider” deyince ben, “Hayır, biz yük taşımayacağız kendimiz gideceğiz” dedim. Adam, o şirin Karadeniz ağzıyla, “Uyy ben de onu diyrum ve o kamyonu da muhtemelen kaçırdınız” deyince, ben gözümü etrafta gezdirdim. Herhangi bir otel tabelası göremeyince, adama, “Peki, kaçırdıysak burada kalabileceğimiz bir otel var mı?” dedim. Adam bana hayretle bakıp, “Ne oteli hemşerim, bize gideriz. Bu gece misafirimiz olursunuz” dedi. Bu defa bizim gözlerimiz hayretle açılmış hatta ağzımız da gözlerimize eşlik etmişti. Adam bizim yüz ifademizden başka bir şey anlamış olacak ki, “Uyy merak etmeyün ben bu gece arkadaşlarda yatarum. Siz evde benim hanum ve anamla kalırsınız” dedi. Bizim hayretimiz daha da artmıştı. Hani bizim oralarda da misafirperverlik önemlidir, ama iki yabancı evde rahat etsin diye evi yalnız bırakacak kadar da güvenemeyiz ilk defa gördüğümüz yabancılara.

Kendimi toplamam kaç saniye sürdü bilmiyorum, ama adama, “Çok teşekkürler size zahmet vermek istemeyiz” dediğimde, “Ne zahmeti hemşerim misafirimizi otele göndermeyiz biz” dedi. Bunun üzerine son bir şans olarak, “Gitmiş olması muhtemel kamyonun durağı nerede?” diye sordum ve oraya doğru yürümeye başladık. Geldiğimiz yerde gerçekten bildiğimiz bir kamyon vardı. Üzeri yatak, döşek gibi ev eşyaları ve o eşyaların üzerine yaslanmış, yatmış adamlarla doluydu. Adama çok teşekkür edip kamyona bindik.

Tabii bizim dış görünüşümüz yabancı olduğumuzu alenen gösteriyordu. Amcanın biri, anlamakta zorlandığım şivesiyle nereden geldiğimi sordu, ben de, “Tarsus” dedim. Tarsus'u hiç duymamıştı. Bu defa, “Adana” dedim. “Uuyyy çook uzaktır oralar” dedi. Anlamıştım ki, daha detaylı bilgi istese bile İsviçre'yi falan karıştırmayacaktım.

Ablamın arkadaşları yanılmıyorsam Trabzonluydular. Karısı örtülü kendisi de 5 vakit namazlı biri. Hem misafirperverlikleri hem de din konusunu açmayıp, diğer odada namazlarını kılmaları çok hoştu. Ayrıca sohbetleri de güzeldi.

Ertesi gün o minicik Çamlıhemşin'den İsviçre'deki kız arkadaşıma götürecek bir şey bulmuştum. Oradaki tüm kadınların başında çok enteresan bağlanmış bir şey vardı. Bu bilinen başörtüsü gibi değil, sanki bir festival kıyafeti gibi, ucu kafalarına/saçlarına tutturulmuş ve uzun tarafı sırtlarından etek boylarına kadar gelen, ipeğimsi, koyu sarı ve turuncu renklerde bir şeydi. Orada hele de 3-5 kadın yan yana gelmişse, muhteşem bir manzara oluyordu.

Bir dükkâna girip sordum, esnaf bana tuhaf bir bakış attıktan sonra, “Belli ki yabancısın. Hele önce bir otur çayımızı iç de sonra sorarsın” dedi. İki yıldan fazla Almanya ve İsviçre'de yaşıyor olmaktan da kaynaklanan, iş için gidilen yerde doğrudan iş görüşülür kavramı, anlaşılan buralarda yoktu. Çaylar geldi ve biz, Adana'yı, İsviçre'yi konuşmaktan halâ bu başörtüsü konusuna gelememiştik. Çünkü nasıl bağlandığını bilmeyen bu misafirperver esnaf, bana bunu gösterebilecek bir kadının gelmesini bekliyordu. Ben adamcağızı işinden alıkoyuyorum rahatsızlığı çekerken, o eski bir dostunu bulmuş gibi sohbet ediyordu.

Herhalde üçüncü çay bittiğinde, kadının biri içeri girdi ve adam benim pek anlayamadığım lehçeleri ile kadına durumu anlattı. Kadın da yine anlayamadığım dilden, ama şaşkın şaşkın gülerek tarif etti. Bu kadar uğraştan sonra bir adet almak ayıp olur düşüncesiyle 2 adet alayım, dedim. Esnaf, eliyle önümüzdeki yolun ilerisini işaret ederek, “Ha ordaki dükkândan alacağsun” dedi. “Niye ki?” dedim. “İşte biraz evvel tarif üzerine kullandığım var ya. Tamam, hemşerüm ben onu tekrar paketlerim sen ordan al” dedi. “Orası da size mi ait?” demem üzerine, “YaHu bendeki mallar yeni geldi, zamlanmış olduğu için zamlı satmak zorundayım, ama o dükkânda halâ eski fiyattan alınmış mallar var. O mallar bitene kadar satışı oradan yapıyoruz” dedi. Ben sarsılmıştım. Osmanlı zamanından anlatılan böyle hikâyeler vardı, ama ben onları masal sanıyordum... O masal dünyasındaydım şimdi. Çok mutlu olarak içimden, “Bu ödüllendirilmeli” diye düşünüp, “Hayır, ben yine de sizden alacağım” dediğimde, adamın beni dövmemiş olmasına şükrettim.

“İslami yaşam aslında bu muydu, bu insanların asaletinin sebebi miydi?” diye düşünerek, misafir kaldığımız eve gidip, durumu onlara anlattım. Şaşkınlık şöyle dursun böyle sıradan bir olayı ne sebeple anlattığıma anlam verememişlerdi...

Ablamı Gölköy'e bırakıp geri döneceğim zaman oradaki din dersi öğretmeni bana Samsun'a kadar eşlik etmek istedi. Ablam zaten bu hocanın din konusunda çok bilgili olduğundan benim de inanç durumumu bildiği için bizi tanıştırmaya can atıyordu. Ben önce böyle bir tezgâh olabileceğinden reddettiysem de, bu arkadaşlarının güven veren hali sonucu kabul ettim. Tüm yol boyunca benim sorduğum provokatif sorularımın cevapları haricinde, havadan sudan konuştuk. Ne bir ısrar, ne bir dayatma... Ayrıca genel kültürü de epeyce iyiydi. Yolculuğun sonunda bir şey ikram etmek istediysem de, misafir olduğumu söyleyerek yemek bedelini de ödedi. Dedim; “Çok zahmet oldu size, mahcup oldum, buna karşılık sizin için ne yapabilirim?” “Benim için yapabileceğiniz en büyük şey, bana Allah razı olsun, demektir” dedi. Ben, “İnanmıyor olsam da mı?” dedim. Gülümseyerek, “İnanç sizin içinizde, sadece siz henüz bilmiyorsunuz” dedi.

Gördüm ki, haklıymış.

Salim Öztoksoy

hikaye hidayet öyküleri salim öztoksoy iman ihlas isar
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİRX
Kur'an'da Zulüm Kavramı Ve Zalimlerin Özellikleri - 2
Kur'an'da Zulüm Kavramı Ve Zalimlerin Özellikleri - 2
Fatıma Zehra’ya Yolculuk
Fatıma Zehra’ya Yolculuk